Türkiye’nin Kısır Döngüsü
Türkiye’de siyaset hakkında ne kadar konuşursak konuşalım, gerçek değişmiyor:
Bu ülkede siyasetçilerin büyük çoğunluğu halkın değil, kendi siyasi kariyerlerinin, kendi koltuklarının ve kendi geleceklerinin peşinden gidiyor.
Bu acı bir tespit olabilir, ama bugün geldiğimiz noktada inkâr etmenin bir anlamı yoktur.
Türkiye’nin son 100 yılına baktığımızda, gerçekten halkın menfaatini önceleyen, milli kararlar alabilen, cesur reformlar yapabilen tek bir lider görüyoruz.
Mustafa Kemal Atatürk’ün aldığı kararlar, yaptığı devrimler ve kurduğu sistem bugün hâlâ ayakta duruyorsa, bunun sebebi millet için çalışmış olmasıdır.
Onun kurduğu düzen, milletine duyduğu saygı ve devlet aklını yeniden inşa edişi hâlâ bu ülkenin temel dayanaklarından biridir.
Peki ondan sonra?
Son 100 yıl içinde onun gibi cesur, halkını önceleyen, taşın altına elini koyan bir lider daha çıktı mı?
Maalesef hayır.
Geriye kalan siyasetçiler aynı döngünün içinde savruldular:
Koltuk hesapları, parti içi dengeler, kişisel ikbal arayışları ve günübirlik siyasi manevralar…
Halk ise sadece sandık günü hatırlanan bir topluluk hâline getirildi.
Bugün Türkiye’de insanların siyasilere güveni büyük ölçüde yok olmuş durumda.
Mevcut atmosferde CHP bir alternatiftir, ancak bu alternatiflik kendi üstünlüğünden değil, başka seçenek kalmamasından doğmaktadır.
CHP toplumun tamamını tatmin etmese de, mevcut şartlarda bir “çare” gibi görülmektedir.
Çünkü Türkiye’de gerçek anlamda halk odaklı siyaset yapma anlayışı, neredeyse hiçbir siyasi yapının karakterinde yoktur.
Dünya siyasetinde çok önemli bir gelenek vardır:
İstifa kültürü.
Bir göreve layık değilsen görevi kabul etmezsin;
görevi yapamıyorsan istifa eder, daha ehil birine bırakır ve halkın önünü açarsın.
Bu hem devlet terbiyesidir hem sorumluluktur hem de halka saygının bir gereğidir.
Türkiye’de ise koltuk bırakılmaz; koltuk çökene kadar korunur.
Partinin geleceği, genel başkanın talimatı, kişisel menfaatler her zaman ülkenin milli çıkarlarının üzerinde tutulur.
Bugünkü siyasi yapıyı özetlemek gerekirse tablo nettir:
Önce parti,
sonra genel başkan,
ardından kendi siyasi geleceği,
ve en son halkın sorunları…
Üstelik halkın sorunları gündeme geldiğinde bile, bu çoğu zaman gerçek anlamda halkı kapsamaz; yalnızca siyasi tabanın çıkarına uygunsa dikkate alınır.
Toplumun bütünü ise sadece seçim meydanlarında dillendirilen söylemlerden ibaret kalır.
Siyasetin bir diğer büyük eksikliği de halka hesap vermeme kültürüdür.
Gelişmiş ülkelerde devlet ile vatandaş arasında şeffaf bir iletişim vardır;
halk şikâyetini ilettiğinde mutlaka bir yanıt alır.
Bizde ise vatandaşın mektubu ya hiç açılmaz, ya raflarda kaybolur, ya da ezber bir cümleyle geçiştirilir.
Devletin halka hesap vermesi bir zorunluluk değil, sanki bir lütufmuş gibi algılanır.
Kamuoyu araştırmalarında da durum aynıdır.
Dünyanın gelişmiş ülkelerinde bu araştırmalar halkın beklentisini anlamak için yapılır:
Üretici ne istiyor?
Esnaf ne yaşıyor?
Çalışanın derdi ne?
Reformlar halk tarafından nasıl karşılanacak?
Türkiye’de ise kamuoyu araştırmalarının temel amacı bellidir:
Siyasi partilerin oy oranını ölçmek.
Yani halkın talebi değil, siyasilerin sandıktaki geleceği önemlidir.
Halk burada bile bir özne değil; sadece bir veri yığınıdır.
Sonuç olarak Türkiye’de siyaset, güven üzerine değil; çıkar üzerine kuruludur.
Siyasetçiler yıllardır halk adına konuşuyor gibi görünseler de, çoğu zaman kendi düzenlerini korumak için hareket etmişlerdir.
Ve halk, siyaset kurumuna olan inancını büyük ölçüde kaybetmiştir.
Ama değişimin ilk adımı, gerçeği saklamamak ve toplumun yıllardır unutulduğunu açıkça söylemektir.