Bu ülkede milliyetçilik kavramının serüveni, aslında tarihsel bir kırılmanın ve düşünsel bir dağınıklığın hikayesidir.
Bir dönem, ki bizlerin de içinde yaşadığı 70’li yıllar buna dahildir milliyetçiler enerjilerini yalnızca koruma ve savunma refleksine yönelttiler. Komünizmle mücadele, sosyalizme karşı verilen sokak eksenli bir savaş, asıl meselelerin önüne geçti. Devleti yönetmek, bir sistem inşa etmek, uzun vadeli bir vizyon geliştirmek gibi sorumluluklar ikinci plana itildi. Milliyetçilik, bir fikirden çok bir refleks gibi yaşandı.
Sonraki kısa yönetim dönemlerinde ise hazırlıksızlık göze çarpıyordu. Dağınık adımlar, strateji eksikliği ve kalıcı kurumsal düzen kuramama sorunları, milliyetçiliğin devlete dair uzun soluklu bir model üretemediğini ortaya koydu. Çünkü milliyetçilik, yıllarca siyasetin merkezine değil, kenarına itilmişti.
Ardından kendi içlerinde hızlı ve sert bir parçalanma devri yaşadılar. Farklı görüşler, kişisel hesaplar, hizipler ve yön kayıpları milliyetçi hareketin ruhunu zayıflattı. Ülkücü aklın taşıdığı Turan gibi büyük bir vizyon bile giderek anlamını yitirdi; bu idealler, yerini kişisel çıkarların ve siyasi çarkların arasında savrulan bir yapıya bıraktı. Bir zamanlar kendilerini “Ülkenin omurgası” olarak gören bu yapının geriye bıraktığı şey ise ne tutarlı bir düşünce sistemi ne de tarihe örnek olacak bir birlik oldu.
Ve bu süreçte çoğu zaman gözden kaçan bir başka ince nokta daha vardı:
Türklerin tarih boyunca taşıdığı kadim inanç dünyasının, zaman içinde yerini farklı bir inanç düzenine bırakması…
Bu yeni inancın toplumun dokusuna hızla yerleşmesi, zamanla milliyetçiliğin önüne geçerek onu gölgede bıraktı.
Elbette burada inanç eleştirilmiyor; mesele, inancın kimlik inşasında milliyet fikrinin yerini almasıdır.
Aslında önümüzde çok ciddi örnekler vardı:
Mesela Sovyetler Birliği, 70 yılı aşkın süre boyunca din etkisini tamamen sınırlamış; devlet çıkarlarını dinin çok önüne koyarak büyük bir birlik ve sistem kurmayı başarmıştı.
Yine Fransızlar ve birçok Avrupa ülkesi, din alanında kapsamlı reformlar yaparak, devlet–din ayrımını başarıyla uyguladı. Rönesans’ın ardından şekillenen Laiklik kavramı, Avrupa’yı Avrupa yapan temel fikirlerden biri oldu. Avrupa bu kavrama dört elle sarıldı ve modernleşmede büyük başarı yakaladı.
Ve en önemlisi:
Bizim Kurucu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk’ün bu laiklik kavramını hızla ülkemize adapte ederek Cumhuriyet’in temel taşı hâline getirmesi… Bu, çağın ruhunu gören büyük bir adımdı.
Fakat biz, bütün bu tarihsel birikimlerin hiçbirine yeterince dikkat göstermeyip; tam tersine, çoğu zaman suni ve bizi yıkmaya yönelik fikirlere odaklandık.
Türk kimliğinin kendine özgü ruhu, zaman içinde din merkezli bir kimlik anlayışının arkasında silikleşti…
Bu da milliyetçiliğin düşünsel temellerinin zayıflamasına, ortak kimliğin yerini farklı fikirlerin almasına neden oldu. Bu kırılma, milliyetçiliğin bir fikir sistemi hâline gelememesinin en sessiz ama en etkili nedenlerinden biridir.
Bugün ortadaki tablo nettir:
Milliyetçilik, savunma refleksinden bir devlet aklına dönüşemediği için kendi kendini tüketmiştir.
Gelecek tarih mutlaka soracaktır ve biz de bu soruların cevabını merak ediyoruz:
– Neden milliyetçiler yönetmeye talip olacak kadroları yetiştiremedi?
– Neden devlet yönetimi ile fikir üretimi arasındaki bağ kurulamadı?
– Neden tarihsel birikim siyasi vizyona dönüşemedi?
– Ve neden büyük bir hareket, zamanla sadece bir “Hatıraya” dönüştü?
Tarih cevabını bekleyecek.
Ve biz bu cevabı vermezsek, başkaları bizim yerimize yazacaktır…